p

İklimime Değil Vitrinime Gelenlere…

Popüler bir aktör olduğunuz kadar akıllı da bir insansanız popülaritenizin de bir illüzyon olduğunun her daim farkında olursunuz. Bu farkındalık sizin trajik bir sona taşınmanızı engeller. Tersi durum ise kulağında alkışlar yükselen, gündeliğini de sahnedeki gibi yaşamaya çalışan aktörün mahvıdır.

Fatma Onat – HalkBank Kültür Sanat

Oyuncunun kendi trajedisine odaklanmış bir prodüksiyon Seyyar Sahne’nin “Yılın En İyi Kadın Oyuncusu” adlı oyunu. Seyredilmek, sonrasında da beğenilmek arzusuyla kendini var eden bir mesleğin insanı duruyor karşımızda. Duyduğu arzu sonsuz bir talepkârlık, duyduğu endişe büyük bir umutsuzluk barındırıyor içinde. Talepkârlığı beğenilmek isteğinden, endişesiyse beğenilmemek ihtimalinden kaynaklanıyor. Bir de tabii icabında alçakgönüllülük ve başka maskeler de gerekiyor övgü almak için. Makbul olanın, iyi bir izlenim bırakmanın koşulu neyse onu gerektiren bir vitrin tasarlama peşinde oyuncu kişi. O vitrine öyle bir çıkmalı ki herkes onu konuşmalı. İşte tam da bu vitrinin bir katında geçiyor oyun. Bir ödül töreninin tek kişilik provasında.

Popüler bir aktör olduğunuz kadar akıllı da bir insansanız popülaritenizin de bir illüzyon olduğunun her daim farkında olursunuz. Bu farkındalık sizin trajik bir sona taşınmanızı engeller. Tersi durum ise kulağında alkışlar yükselen, gündeliğini de sahnedeki gibi yaşamaya çalışan aktörün mahvıdır. Bu oyun kişisi bir yanıyla farkındalığı olan öte yanıyla farkındalığının onu uyardığı sınırlarla çok da baş edemeyen genç biri. Leydi Macbeth ile ödül kategorisinde adaylığı olan, profesyonel bir oyuncu karşımızdaki. Heyecanlı, “memnun” bir oyuncu olarak çıksa da karşımıza, sonrası egosuyla baş etmeye çalışan birine de dönüştürüyor onu. Belli zorluklar yaşasa da, oyun çıkarma sürecindeki angaryaları üstlenmek zorunda kalsa da mesleğinden, bulunduğu noktadan memnun, hayalleri olan biri. Fakat kendi memnuniyeti yetmiyor, bir de vitrine bakanların memnuniyeti önem kazanıyor yapılan işin doğası gereği. İzlediğini değerlendirenlerin insafıyla, kendi memnuniyetinin büyüklüğü arasında didişip duran birine dönüşüyor karakter. İstediği rolü alıp zevkle oynamış olsa da, işinin “en iyi”si olmak derdi var. Ödül törenine gitme isteği, “ama ya ödülü alamazsam korkusu” bütün oyun zamanına işliyor.

Bir de seyirci yanılsaması bir yana oyuncunun kendi kendine kapıldığı illüzyona da dikkat çekiliyor. Karşısındaki seyirciye oynadığı oyunda, kafasının içindeki seyirciye konuşan bir karakter bu. Orada olmadığını bildiği insanlar oradaymış gibi kuruyor hayalini. O hayali bitirdiği noktada bile kafasındaki seyirciyi çıkarmaması bir oyunculuk deformasyonu olarak görünür hâle geliyor. Buralar hep İpek Türktan Kaynak’ın meziyetinin katkısıyla ilerliyor. Bu katkı sayesinde, oyunun yönetmeni de olan Celal Mordeniz’le beraber yazdıkları metnin çoklu anlamının sahnede dağınık bir perspektif verme riski ortadan kaldırılıyor. Ne denediğinin, ne olduğunun – olmadığının – farkında bir karakter çıkarıyor ortaya. Sahnede olanlardan çok sahne dışının hissettirdiklerine ulaştırmaya çalışan bir yapı da var. Yönetmen ve oyuncu, sahanın ve sahadışının hissiyatını ortaya koymak noktasında iyi iş çıkarmış. Oyuncunun hayatındaki her şeyi mesleğine malzeme yapma hastalığına da dokunduruluyor. Bu deformasyon, sahne kişisinin travmatik anları karikatüre, komik anları bir travmaya dönüştürme oyununu ortaya koyuyor.

Oyunun en büyük handikabı birçok katmana göz kırpıp derinleştirmek derdine düşmemesi.  İdealize oyunculuk eğitiminin “iticiliğine”, sahne dışındaki meslektaş iletişiminin ikiyüzlülüğüne, eğitimli-eğitimsiz tantanasının yavanlığına, inandığınla inandırmak istediğin arasındaki yaman çelişkiye bütünde temas etmiş bir iş var karşımızda. Ama bu bir temastan öteye geçemiyor çoğu zaman. Hani insan bu malzemenin biraz daha derinlere ulaşmasını istiyor. Neden bu oyun, çoğu yerde “tatlı” bir yaklaşım, “naif” bir bakış açısından öteye geçemiyor diye sorgular oluyorsunuz ki seyri tamamladığınızda bu fikrinizde bir değişiklik oluyor. Genel olarak sahnedeki karakterin hissettikleriyle oyunun söylemeye çalıştıkları arasında bir yarışa girilmediğini fark ediyorsunuz. O sezilen katmanların kör kör göze parmak bir üslupla değil, organik bir bağlılıkla görünür hâle getirilmeye çalışıldığını anlıyorsunuz. Yine buralarda Kaynak’ın idealist görünen, ama bir o kadar da beğenilmek arzusuyla yanıp tutuşan, egosunun altında kaybolmuş oyuncu hâllerini performans olarak ortaya koyma biçimi önem kazanıyor. Bir saatten fazla sahnede kalan oyuncu, ara ara minik kopmalar yaşasa da bu tek kişilik performansın hiçbir anında seyirci üzerinde sıkılma etkisi yaratmıyor. Tersine, hangi ruh hâline geçeceği, oyununu nerden kuracağı noktasında her çeyrekte merak uyandıran bir performans içinde kalıyor. Kendini dağıtmayan, sahasının zeminini iyi tanımış bir iş var karşımızda.